MANŞET

NASIL BİR ESKİTME? PLANLI

Gönül Görgülü

Gönül Görgülü

E-Posta :


Son günlerde bu kavramı sık sık duyar olduk. Neyi mi? Planlı Eskitme’yi. Peki nedir bu kavram? Bir tür pazarlama taktiği. Teknoloji hızla ilerliyor ama, her nasılsa ürünlerin ömrü kısalıyor ve de kalitesi düşüyor. Vaktiyle evladiyelik diye aldıklarımız ancak birkaç yıl dayanıyor.

Çekmecelerimiz elektronik çöplüğe dönmüş durumda. Bu olanları tesadüf eseri diye düşünürdüm önceden, sinirlenir ya da kendimi şanssız addederdim. Ama şimdi anlıyorum ki böylesi durumların ardında “planlı eskitme” denen üretim politikası varmış.

Phoebus Kartelinin Rolü

Planlı eskitme, ilk kez General Motors CEO’su Alfred Sloan Jr. tarafından, 1920’li yıllarda artık doygunluğa ulaşan Amerikan otomobil sektörü için düşünülmeye başlanmış. Çünkü kâr odaklı bir sistemi sürdürmek için şirketler, her yıl artan miktarda mal ve hizmet satmak zorunda.  Ancak, ürünü, bir kere alan bir daha almazsa, sistem zamanla doygunluğa ulaşıyor ve dönemlik satışlar azalmaya başlıyor. Bu noktada işleyişi tıkanıyor ve satışlar durma noktasına geliyor.

Mesela, Edison’un ilk ticari ampulünün ömrü ortalama 1500 saat kadarmış. Durumun farkına varan Osram,  dünyanın en büyük yedi ampul üreticileri olan General Electric, General Electric Overseas Group, Phillips, Tungsram, AEI ve La Compaigne des Lampes ile 1924 senesinde bir toplantı yapıyor. Birlikte  “Phoebus Karteli”ni kurup, ampullerin ömürlerini kasıtlı olarak, 2500 saatten 1000 saate düşürme konusunda anlaşarak 1000 saatten daha uzun ömürlü ampul üretmeme ve o yönde reklam yapmama kararı almışlar. Hatta, bağlayıcı olması için, bu anlaşmaya uymayanlara ceza kesilmesine karar vermişler. Bunun üzerine, şirket mühendislerinden oluşan bir araştırma grubu, kısa ömürlü ve dayanıksız ampuller üretmek için testler yapmaya başlamışlar. Zamanla 1000 saat, küresel bir standart haline gelmiş. Yıllar içinde daha kaliteli, hatta, ömrü 100.000 (yüz bin) saat olan ampuller üretilip patentleri alınsa da, bunların hiçbiri yedi büyük firmanın tekelini kırıp piyasaya sürül(e)memiş.

Özellikle bozulsun diye üretim yapmak

İlk kez 1940’lı yıllarda satışa sürülen naylon külotlu çorapların tanıtımında, arkadaki arabayı öndekine naylon çorapla bağlayıp çekerken çorapta tek bir kaçık dahi olmazmış. Tabii Amerika’daki bütün kadınlar bu çorabı alınca satışlar durma noktasına gelmiş. Çünkü bir kere alanın bir daha almasına gerek kalmamış. Durum böyle olunca DuPont şirketi, çözüm olarak, kimya mühendislerine daha dayanıksız çoraplar üretmesi için talimat vermiş. Böylece, giyerken tırnağınız değse kaçan çoraplar üretilmeye başlanmış ki, birkaç ayda bir gidip yenisini almak zorunda kalınsın. Şimdi, tarih öncesi gibi geliyor ama, ince çorabım kaçtığı zaman, çorap tamircisine götürür, kaçan ilmiği çektirirdim. Mayolarımızın gevşeyen lastiklerini de değiştirirdik. Çoğu kişinin bu anlattıklarıma şaşıracağını tahmin edebiliyorum.

Yazıcı firmalarında ise durum şöyle. Esas parayı yazıcıdan değil, mürekkepten kazanıldığından, yazıcılar genelde çok pahalıya satılmıyor. “The Lightbulb Conspiracy”  belgeselini izlerseniz, yazıcı şirketlerinin, daha fazla kartuş satmak için, yazıcılarının içine baskıların renginin solmasını programlayan bir çip yerleştirdiklerini görebilirsiniz. Aynı çip sayesinde, daha önce belirlenen baskı adedine ulaşıldığında, yazıcının kendini kilitlediğini de aynı belgeselde öğrenmek mümkün.

Böylece kartuşta hala yeteri kadar mürekkep olmasına rağmen kartuşu değiştirmeniz, 8-10 kartuştan sonra da komple yazıcıyı değiştirmeniz gerekiyormuş.

Romalıların yaptığı yollar bugün hâlâ sapasağlamdır ama bizim Karayolları Genel Müdürlüğü,  3-5 senede bir yolları yeniler. Çünkü aynı şirketlerin tekrar ihale alması için özellikle kalitesiz asfalt kullanılmasına göz yumulur. Böylece vatandaşın refahı, inşaat şirketlerine rant olarak aktarılır.

Mobil telefonlardaki durum da aşağı yukarı aynı. Her güncellemede yeni sorunlar çıkaracak, şarjı hemen bitecek, bataryası değiştirilemeyecek, tamir edilmesi engellenecek bu telefonlar özellikle, dayansın diye değil, bozulsun diye tasarlanıyor sanki.

Tüketim kültürü ve algısal eskitme

Planlı eskitme işin bir boyutu. Diğer boyutuysa “algısal eskitme.” Kimi zaman kullandığımız ürün, materyal olarak eskimemiş ya da bozulmamış olmasına rağmen gidip yenisini alıyoruz. Çünkü, yeni model daha havalı ve daha gösterişli. Çevremizde, cep telefonunu, dizüstü bilgisayarını, tabletini sırf yeni çıkan modeli almış olmak için değiştiren insanlar yok mu? Hem de geçinme zorluğu içinde olduğu  halde.

Bugün, elinde eski model bir telefonla görünen bazı insanlar “Öteki telefonu tamire verdim de..” gibilerinden bir açıklama yapma gereği duyuyor. Çünkü, herkesin son model telefon kullanarak sosyoekonomik statüsünü sergilediği bir ortamda, eski bir telefon kullandığı için kendini mutlaka makul bir gerekçe açıklamak zorunda hissediyor .

Moda sektörü ise, zaten tamamen algısal eskitme üzerine kurulu. Her sezon başka renkler, başka tasarımlar “moda” oluyor. Geçen yaz giydiğimiz kıyafetler, eğer çamaşır makinesinden hâlâ sağlam çıkmayı başarabildilerse, demode ilan ediliyor. Film uyarlaması da yapılan “Devil Wears Prada –Şeytan Prada Giyer” romanında sezonluk kıyafet modasının nasıl birkaç şirket tarafından belirlendiği eleştirel bir dille anlatılır. İzlemenizi öneririm. Modası geçen eski kıyafetler de bazen nezaketen Doğu illerimizdeki okullara, ama çoğu zaman da çöpe gidiyor.

Pek çok bilgisayar oyunu da genelde algısal eskitmeyle yeniden satılıyor. Örneğin, Sports Interactive tarafından geliştirilen, SEGA tarafından yayınlanan Football Manager  (futbol menajerliği -kısaca FM) simülasyon oyununda bir yıl içinde, oyunun özünü etkileyen pek bir yenilik olmazken, genelde en önemli değişiklik takım kadrolarında yapılıyor.  Oyun fanatikleri, eski kadrolarla oynamak istemediğinden, millet her sene, yeni oyuna para verip SI Games’i şirketini zengin etmeye devam ediyor. Halbuki, her sezon beş liraya resmi bir transfer güncelleme satılabilir.

Aynı yöntem ders kitaplarına da uygulanıyor.  Bir kitabın yeni  baskısında bir iki renkli grafik koyarak birkaç ünitenin yeri değiştirilip, iki kısa ünitenin tek başlıkta birleştirildiğini ve uzun bir ünite ikiye bölündüğü malumumuz.  Bu bir yasal dolandırıcılıktan başka bir şey değil de nedir? … Fakat , liberaller, tüm bu düzenbazlıkları  söyleyenlere “silah zoruyla mı satıyorlar, istemiyorsan alma” diye itiraz edip, savunmaya geçerler.

Firmalar, uzun dönemde piyasaya çıkaracakları ürünleri önceden tasarlamakta ve en düşük özellikliden başlayarak belirli aralıklarla piyasaya sürmektedirler. Böylece, piyasaya sürülen en son ürünün bir önceki modeli daha vasıfsız, yeni ihtiyaçları karşılamaktan daha yoksun ve demode oluyor. Pazara sürülen son ürün ise uzun süre kullanılabilmekle beraber gelişen ihtiyaçların hepsini karşılamaktan bilinçli olarak yoksun kalacak şekilde tasarlanıyor. Ve işin ilginç yanı tüm bunların artık bize çok normal geliyor olması. Kontrolsüz ve sorumsuz tüketim çarkının içinde dönüp duruyoruz. Çoğu geri dönüştürülemeyen ya da geri dönüşümü çok zor olan teknolojik ürünlerden oluşan dehşet bir birikim ve kirlilik söz konusu. Bununla başa çıkmak için atılan adımların karşısında ise sermayeyi elinde tutan şirketler olunca gelecekte bizi ciddi tehlikelerin beklediği aşikar.

Sosyalist alternatif?

Eskiden şemsiye tamircileri vardı. Evladiyelik şemsiyeler arıza yaptığında hemen gidip yenisi alınmaz, tamir ettirilirdi. Şimdiyse, her yağmur yağdığında, çöpler, bozuk ve kırılmış şemsiyelerden geçilmiyor.

Hatırlayanlarınız vardır mutlaka, cebimizde bez mendil taşırdık. Kirlendikçe hafta sonu zaten çalışacak olan makineye atar, yıkayıp tekrar kullanırdık. Ama artık kullan-at kâğıt mendiller kullanılıyor.

 Otobüs duraklarında çakmak gazı dolumu yapıp çakmak taşı değiştiren kişileri görürdük. Artık ekseriyetle plastik kullan-at çakmaklar kullanılıyor. Bazılarının dolum deliği bile yok, bittiğinde atmak zorundasın. Giysilerimiz yırtıldığı veya delindiğinde kumaş örücülerine götürüp tamir ettirirdik. Neden? Çünkü, kapitalizm ve küreselleşmede kâr edilmesi gerek ve kâr etmek için de her türlü  düzen itinayla kurulur ve mübahtır..

Bugün birçok ürünün tamir edilmesi kasıtlı olarak engelleniyor. Bazılarını tamir ettirmek yenisini almaktan pahalıya geliyor. Astarı yüzünden pahalıya geliyor. Kimi ürünlerin yedek parçasını bulmak başlı başına bir dert. Hatta, yetkili servisler bile arızalı ürünü tamir etmek yerine, size yenisini almanızı tavsiye ediyor. Sistem bunun üzerine kurulu. Şimdi bir de bu sistemin yarattığı atık yığınlarını, bu tezgâhı sürdürmek için yapılan reklam ve pazarlama harcamalarını, bu kadar üretimi yapmak için kullanılan enerjiyi, doğaya verilen zararları, kirletilen havayı, kesilen ağaçları, boşuna harcanan onca emeği düşünün…

Sırf ekonomi büyüsün, birileri daha da zengin olsun diye şu olup bitenlere bakın. Bundan daha verimsiz, daha fazla israf yaratan bir sistem herhalde isteseniz de tasarlayamazsınız. Yanlış anlaşılmasın; planlı eskitme, sistemin bir çarpıklığı falan değil, aksine, serbest piyasa kapitalizminin normal işleyişinin bir sonucu.

Doğu Almanya’da ve Sovyetler Birliği’nde üretilen ürünlerin çoğu bugün hâlâ çalışır. Dünyanın en iyi oto tamircilerinin Kübalı olduğu söylenir. Arabası olan herkes kendi aracını kendisi tamir ediyormuş. Sosyalizmde üretim kâr amaçlı yapılmadığı için planlı ve algısal eskitme gibi oyunlar yok. Mevcut teknoloji, eldeki maddi kaynaklar ve emek gücü doğru optimizasyonla ürünlerin maliyetlerini düşürecek, kalitelerini artıracak ve kullanım süresilerini uzatacak şekilde planlanır. Bunu yaparken doğaya verilen zararlar ve diğer dış unsurlar da hesaba katılır. Hatta halk, üretilen ürünlerin içeriğinde ve kullanım şeklinde söz sahibi olmalıdır.

“Sadece büyümüş olmak için büyümek, kanser hücresinin ideolojisidir” der Edward Abbey. Kapitalizm, tam da bu ideolojiyle dünyayı ve üzerinde yaşayan insanları planlı bir şekilde eskitmeye devam ediyor. Sistem içinde bir çözüm var mı?  Bu zamana kadar düzeltebilen olmadı. Boşuna dönüp İsveç’e bakmayalım, zira, IKEA da işin içinde.

Bütün bunları görüp yaşadıktan sonra,  “Şöyle bir toplumda yaşasak, acaba nasıl olurdu?”  diye zaman zaman düşünürüm.

Nasıl bir toplum mu?

Üretimin kâr amaçlı yapılmadığı,

Planlı ve algısal eskitme gibi planların olmadığı,

Mevcut teknoloji, eldeki maddi kaynaklar,  emek gücü ve doğru optimizasyonla ürünlerin maliyetlerinin düştüğü,

Ürün kalitesinin arttığı ve kullanım süresinin uzayacak şekilde planlandığı,

Bunu yaparken doğaya verilen zararların da hesaba katıldığı,

Üretilen ürünlerin içeriğinde ve kullanım şeklinde söz sahibi olduğumuz,

Dayatmaların olmadığı bir dünya.

Görür müyüz dersiniz? Biraz zor. Belki torunlarımız böyle bir dünyaya doğarlar.

Böyle diyorum ama Aziz Nesin’inin şu sözünün önemini de vurgulamak isterim..“ Çocuklara daha iyi bir dünya bırakmak yerine, dünyaya daha iyi çocuklar bıraksanız, sorunlar kendiliğinden çözülür aslında.” 


İzlenme: 1599
htmlPaginator

YORUM EKLE

Yorum Başlığı

Yorum

Misafir olarak yorum yapıyorsunuz. Üye Girişi yapın veya Kayıt olun.

YORUMLAR

  • Bu habere henüz yorum yapılmamış. İlk yorum yapan siz olun.

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR